Günümüz eğitim anlayışında bireyin, toplumu ve ait olduğu değerler sistemini tanınması öncelikli hedefleri arasında yer almaktadır. Toplumun değer ve kabullerinin estetik bir düzlemde aktarılması ile metinlerin işlevselliğini arttırmaktadır (Kavcar, 1999: 143).
Bir milletin kültürel birikimi yılların süzgecinden geçerek, yazılı ve sözlü eserlerle bir sonraki nesle aktarılır. Bu aktarımda köklü ve zengin bir geçmişe sahip olan Türk kültürünün sözlü ve yazılı ürünlerinden geniş ölçüde yararlanılarak, bu ürünlerin inceliklerinin ve estetik zevkinin özellikle öğrencilere kazandırılması milletin devamlılığı için vazgeçilmez zorunluluklardandır (Önel, 2008: 25).
Fıkralar, yirminci yüzyılın başına kadar letâifnâme (latifeler) ve fıkarât (fıkralar) adıyla anılan yazma ve basma eserlerde tarihî şahsiyetler, tip ve konu bakımından sınıflandırılarak bugüne gelmiştir. Kısa olmaları ve akılda kolay kalmaları sebebiyle, Türk boylarında sözlü gelenekte yaşayan bu ürünler, kültürün sözlü hafızada yaşayarak aktarımında birçok işlevi aynı anda üstlenmişlerdir (Elçin, 1998: 566, 567)
Fıkraların yapısını oluşturan gülme unsuru bir medeniyetin gülme kültürünü de yansıtır. Çünkü "Her uygarlık biraz da gülmecesiyle vardır (Armağan, 2003: 128)."
Özellikleri itibariyle halkın ortak kültürünün tezahürü olan fıkralar, içerdiği unsurlarla kültürel aktarımda önemli bir yere sahiptir. Halkın estetik beğenisi, olaylar karşısındaki tavrı ile insana ve topluma dair her şey fıkranın konusunu oluşturabilir. Fıkralar, toplumun mizah kültürü, düşünce dünyası, zekâsı, mantığı ve muhakemesini kısacası ortak hayat görüşünü geçmişten geleceğe taşıyan bir köprü işlevi görür. Bunun yanı sıra sosyal yaşam kuralları ve bu konudaki yaptırımlar hakkında bilgi vererek, toplumsallaşma sürecinde bu birikimin okul ortamına taşınması ile eğitim sistemini daha da aktif hale getirecektir.
Gecenin geç saatlerinde, ıssız sokakta yürüyen adamın yanına bir başka adam yaklaşır ve kendisine sorar;
- Affedersiniz amcacım, bu çevrede bekçi ya da polise rastladınız mı?
- Hayır evladım, kimseyi görmedim!
- Öyleyse hemen cüzdanınızı ve telefonunuzu rica edeyim...
Temel, bir gün Amerika'ya gidecekmiş. Arkadaşı Dursun'a:
"Ya Dursun, benim İngilizcem yok, Amerika'da nasıl konuşacağım?" demiş.
Dursun da: "Yuvarlayarak konuş, onlar da öyle konuşuyor zaten," demiş.
Sonrasında olur ya da olmaz derken, Temel Amerika'ya gitmiş. Posta göndermek için postaneyi sorması gerekiyormuş. Birini çevirip:
"Postane nerededir uşağum?" demiş.
Adam, "post" kelimesinden postaneyi anlamış ve Temel'i oraya götürmüş.
Biraz sonra Temel'in karnı acıkmış. Bu sefer başka birine:
"Restoran nerdedir uşağum?" demiş.
Adam da onu bir restorana götürmüş.
Temel içinden: *"Ya bu İngilizce ne kadar kolaymış!"* diye düşünmüş.
Daha sonra Temel'in uykusu gelmiş. Bir adamı çevirip:
"Otel nerdedir uşağum?" diye sormuş.
Adam da:
"Otel şuradadur uşağum," demiş.
Bunun üzerine Temel şaşırmış:
"E, ikimiz de Türk'üz, niye İngilizce konuşuyoruz?"
Büyükanne ile torunu sahile gider. Torun yüzerken çok geçmeden boğulacak gibi çırpınmaya başlar. Büyükanne torununu tek parça halinde getirmesi için tanrıya dua eder. Çevredekiler torunu kurtararak büyükanneye getirir. Kadın toruna göz ucuyla baktıktan sonra gözünü göğe diker ve şunu der;
- Şapkası da vardı.
Çapkın Hristiyan'ın biri kilisede günah çıkarmaya gelmişti. Papaz kendisine seslendi:
- Suçlarını itiraf et. Neler yaptın bakalım?
- Papaz efendi, Tanrı’nın "Zina yapmayacaksın" emrine karşı koydum.
Papaz merakla:
- Kaç kere?
Günahkâr adam ellerini ovuşturarak şöyle dedi:
- Muhterem peder! Ben buraya günahkâr olduğumu itiraf etmeye geldim, övünmeye değil!